Şayet suçlu bizimse, suç kimin?Çanakkale`de iki erkek öğrenci kar maskeleriyle aynı üniversitede öğrenim gören kız arkadaşlarının evine girip tecavüz etmeye kalkışmışlar.
Vatandaşların ihbarı neticesi iki üniversiteli genç polis tarafından elektroşokla kıskıvrak yakalanmış.
Aynı gün İzmir Balçova`da bankta oturan bir kadının yanına yaklaşan iki genç zor kullanarak cep telefonunu gasp etmek istiyorlar.
Kendilerine karşı koyan kadını yerlerde sürükleyen kapkaççı iki genç Balçova karakolu önünde nöbet tutan polislerin müdahalesi sonucu tesirsiz hale getiriliyorlar.
Yapılan kimlik tespiti sonucu kapkaççı iki gencin Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya bölümü öğrencisi olduğu anlaşılıyor.
Öğrenciler ifadelerinde maddi imkânsızlık sebebiyle kapkaç yapmaya çalıştıklarını söylüyorlar.
Aynı güne ait gazetelere yansıyan bu iki adi vaka ülkemizde suçlu profilinin hızlı bir şekilde değiştiğini gösteriyor.
Son yıllarda özellikle üniversiteli suçlu oranındaki artış eğitim düzeyi yükseldikçe suç işleme oranın düşeceğine dair genel kanaati de sarsmak üzere.
Hızlı okullaşma ve üniversiteleşme her ne kadar sayısal anlamda okuma ve öğrenme imkânlarını artırmış olsa da nitelik açısından aynı şeyi söylemek pek mümkün görünmüyor. Manzaraya bakılırsa cehaletin bile artık öğretilebilir bir tarafı var.
Sadece pragmatik hedeflere ayarlı bir öğretim yetiştirdiği insan bakımından topluma güven vermiyor.
Televizyonların tartışma programlarında bir araya getirilen üniversite öğrencilerinin sığ ve tahammülsüz hallerini gördükten sonra hiçbir şeye eskisi kadar şaşırmıyorum.
Agresif, hırçın, karşısındakini bir bardak suda boğmak isteyen okumuş insan hallerini görünce hemen şairin o çok meşhur dizeleri aklıma geliyor: `Cehlin ol rütbesi sehl olmaz / Tahsilsiz bu rütbe cehl olmaz` (Cehaletin bu kadarı kolay olmaz. Öğrenim görmeden bu kadar cahil olunmaz.)
Okuyanla okumayan, tahsil yapanla yapmayan arasında toplumun ayırt edebileceği olumlu yönde bir fark olması gerekmiyor mu?
Ne yazık ki bu soruya kimsenin fazla kafa yorduğu yok.
Yüksek okul bitirmek maddi anlamda hayat standardını yükseltmenin bir vasıtası gibi algılanıp kabul görüyor.
Daha yoğunluklu vicdani hassasiyet, ruhsal derinlik, zihinsel genişlik ve estetik beğeni gibi meziyetler artık yüksek okul bitirmişle bitirmemiş kimse arasında alâmetifarika sınıfına girmiyor.
Gençlik değerlerini muhafaza edemediği gibi değer üretmekten de yoksun yetişiyor.
Yukarıda habere konu olan kapkaç suçundan yakalanan gencin bu suç karşısında yaptığı savunma hayli ilginç: `Mecburen ve maddi imkânsızlıktan!`
Oysa her iki gencin öğrenim seviyesi de işledikleri suçun mazeret üretmeye müsait olmadığını kavrayabilecek düzeydedir.
Onlardan beklenen hayatlarında kendileri için değerli olabilecek şeyleri muhafaza ettikleri yerden bulup çıkarmak, eğer böyle bir şeyleri yoksa zihinsel olanakları nispetince değer üretmektir.
Son yıllarda üniversite öğrencisi ya da mezunu kişilerin alışıldık siyasal nitelikli (öğrenci olayları diyebileceğimiz türden) olayların dışında kundaklama, kapkaç, taciz, tecavüz ve adam öldürme gibi vakalara sıklıkla karışmalarını `nitelikli dolandırıcılık` `nitelikli gasp` ya da `nitelikli taciz` gibi adlandırmalarla bir nevi `suçta standart yükselmesi` sayamayacağımıza göre yeniden tahlil ve teşhis etmek zorundayız.
Üniversitelerden liselere, oradan da ilköğretimlere doğru iniş yaparak meselenin karanlık yüzünü aydınlatabilir, problemin kara kutusunu bulabiliriz.
`Keşke okutabilseydim de, şimdi sokaklara düşüp yanlış insanlara karışarak yanlış işler yapmasaydı` diye kontrol edemediği tinerci oğlunun haline yanan babayla; Eğitim Fakültesi çıkışlı canlı bomba olan oğlunun durumunu `Oğlum önceden böyle değildi. Onu okul bu hale getirdi. .Okutmasaydık böyle olmayacaktı.` diyen babanın şikâyetiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Sanırım göz ardı edilen, ama en az okumak kadar önemli bir hakikat var: Okumaya doğru yerden başlamak.
Yanlış yerden başlanılan bir eğitim doğru bir sonuç vermiyor; belli bir yerden sonra dağılıp yarattığı sorunların parçaları elimizde kalıyor.
Okuyamayan çocuklar da yine doğru bir yerden bu mahrumiyeti yaşayıp kendilerine yetecek dünyayı muhafaza etmiş olsalardı, hiçbir şey onlardan sokaklara sızıp problem halini almazdı.
Okuyamayanlar okuyamadıklarıyla, okuyanlar da okuduklarıyla kalsalardı; sınırlar daha iyi korunmuş ve bilgi ırmağı bu denli bulanık akmamış olurdu.
-basın-