|
|
 |
« Yanıtla #3 : 11 Mayıs 2007, 12:10:28 » |
|
Can Suyu
Telefonun sesiyle ahizeye yöneldi. Arayan bir şeyler yazdırmak istiyor olmalıydı ki, masanın üzerinde bulamayınca çekmeceyi açıp kalem aradı. Kalemle beraber eline gelen siyah beyaz eski bir fotoğrafa şöyle bir bakıp usulca masanın üzerine bıraktı. Konuşması bittiğinde çekmeceden çıkan resmi eline aldı; dalıp gitti.
Bu eski fotoğraf, üniversite yıllarına aitti. Hani şu insanın hayatın eşiklerinde olduğunu hissettiği yıllar� Bu siyah beyaz fotoğrafta, belki de hayatının en renkli yılları saklıydı. Yanında sevdiği ama babasına bir türlü kabul ettiremediği ilk ve belki de son aşkı, geleceğe gülümsüyorlar.
Mesele, baba baskısıyla hiç istemediği halde eczacılık okuması mıydı, yoksa ona kavuşamamak mıydı; bilemiyordu. Sanatçı bir ruh taşıyordu Suat Bey� Hassas, duyarlı, üretmekten zevk alan ve biraz da tembel� Herkese nasip olmayacak, birden fazla yeteneğe sahipti. Sesi çok güzeldi. Çocuk yaşlarda �âşık olduğu� Türk Müziğinde yabana atılamayacak bir birikime sahipti.
Hep keşfedilmeyi istediği ama bu konuda hiç gayret etmediği için, sesi ve enfes besteleri, yakın çevresi dışında hiç duyulamamıştı. Şiirleri, hassas ruhundan nakışlar taşıyordu; deseni öyle kuvvetliydi ki, resimleri görenleri hayran bırakıyordu. Eser verdiği her sanat alanında ortanın çok üstünde oluşu, ama bu sanatçı ruhu eczanesinin dört duvarına kapatması� Buna kimse akıl erdiremiyordu.
Hayatının son on beş yılı bu eczanede, hiç de sevmediği mesleğinin getirdiği bürokratik çarklarının içinde eriyip gitmişti ona göre� Yakınlarına sürekli �dumura uğradığını� anlatıyor, fakat bir çıkış bulamıyordu. Çevresi çok geniş olmamakla beraber, kişiliği, dürüstlüğü ve sevmese de mesleği hakkını vererek yapması sebebi ile yaşadığı kasabanın sevilen simalarındandı. � Fotoğrafa dalıp giden Suat Bey, ısrarlı bir sesle irkildi:
�-Eczacı bey, bir reçetemiz vardı da��
Hemen toparlanıp elindeki reçeteyi kendisine uzatan yaşlı amcadan reçeteyi aldı. Kısa bir süre inceledikten sonra raftan ilaçları alıp paketlemesi için yıllardan beri yardımcılığını yapan Cansu�ya verdi. Cansu, ona �hocam� diye hitap ederdi. Otuz yaşına varmak üzereydi Cansu� Neredeyse eczane açıldığından beri Suat Beyin yardımcısıydı. Yılların verdiği tecrübeyle işi öğrenmişti.
İlgisiz bir ailesi, içkici bir babası olması sebebiyle �evden kurtulmak� düşüncesiyle, üç yıl evvel ilk talibiyle evlenmişti. Ama talihi yine peşini bırakmamış, evlendiği kişi, babasından da hayırsız çıkmıştı.
Eşi onu hor görüyor, çalışmıyor ve kötü davranıyordu. �Her şeyi düzeltir� ümidiyle dünyaya getirdiği çocuk ta işe yaramamış, işi büsbütün karmaşıklaştırmıştı. Çok geçmeden boşandılar. Ailesinden hiç destek görmeyen Cansu, çocuğu ile tek başına kalakalmıştı. Neyse ki bu iş vardı. � Suat Bey, işlemleri bitirip ilaç paketini müşteriye uzattı:
�-Buyrun, ilaçlarınız�� �-Teşekkür ederim evladım� Hayırlı işler��
�Sağolun, geçmiş olsun� deyip amcayı uğurladıktan sonra tekrar masasına döndü. Aklı o resme takılmıştı. İçinde ince bir özlem hissetti. Fakat, hissettiği bu özlemin fotoğrafta ona tebessüm eden Fatma�ya mı, yoksa o yıllara mı ait olduğunu kestiremedi.
İlaç raflarının camından kendine şöyle bir baktı. Hayatının son on yılında süratle artan saçlarındaki aklar, kalbinin ne kadar karşılığıydı; bilemiyordu. Yalnızlık ve çaresizlik duygusu, artık iyiden iyiye içine çökmüştü.
�Ne �işimi� bulabildim, ne �eşimi� bulabildim�� diye yakınırdı hep çevresine� Sanatkâr ruhu, ne mesleğini benimseyebilmişti; ne de diğer yarısını bulabilmişti. Yıllarca bin bir emekle biriktirip sahip olduğu binlerce kitap, dergi, plak ve ona ait her şeyi eşi ve evlatları ile paylaşmayı ne çok isterdi.
Son dönemde geçmişi daha bir sorgular olmuştu. Sevmeden ve sevilmeden geçiveren ömrünün yarattığı boşluk öyle derindi ki, oradan çıkmak için geçmişe sarılıyordu. Geçmişte aradığı, kimi zaman son dönemde iyiden iyiye unuttuğu huzur ve mutluluk, kimi zamansa bugünün sıradanlığına bir sebepti. Onu yanlış yönlendiren, hatta zorlayan ailesi ve çevresi, �işini bulamayışının� tek sebebiydi ona göre� İşinde mutlu olamamış, mizacının da tesiriyle içine kapanmış, �eşini bulmak� için yeterince çaba göstermemişti. �
O anda yeğeni göründü kapıda�
�-Ooo, hoş geldin Sarper� Buyur otur��
�-Yok, Suat amca, seni almaya geldim� Havaya baksana ne güzel, gel Mahfel�de bir çay içelim��
Sarper, ağabeyinin oğluydu. Evlat sevgisini hiç tatmamıştı ama Sarper�i bir yeğenden çok evladı gibi görürdü. Nedense ona karşı gelemiyordu:
�-Tamam, çıkalım�� dedi tebessüm ederek� Sonra tezgâhın arkasında bir şeylerle meşgul olan Cansu�ya seslendi eczaneden çıkarken:
�-Cansu, ben çıkıyorum. Acil bir şey çıkarsa cep telefonum yanımda��
�-Tamam hocam��
�
Gidecekleri yer, dostlarıyla sıkça gittikleri bir mekândı. Uzak değildi; yürüdüler.
Söze Sarper girdi:
�-Amca ya, seninle bir şey konuşmak istiyorum. Ne olacak bu halin, bu bırakmışlığın� Bana verdiğin eski şiir defterin bugün yine elime geçti de��
�-Eee?...� dedi Suat bey, biraz merak ve biraz da küçümser bir tavırla�
�-Aşkı, sevdayı, muhabbeti bu kadar güzel hisseden, hissettiren, anlatan bir insan, bunu paylaşma konusunda nasıl bu derece ketum olur, isteksiz olur; anlayamıyorum.�
�-Ama ben onları yazalı nereden baksan otuz sene oluyor be evlat�� �-İyi ya işte, o otuz yıl neden?�� Sarper, sustu� Çay bahçesine varmışlardı. Yeşilliklere bürünmüş çay bahçesi, kuş sesleri ile insanın içine huzur veriyordu.
�-Bu sefer şuraya oturalım� dedi Sarper... Oturdular.
�-Çay içiyoruz, değil mi?�
Suat, başını sallayarak onayladı.
�-Bize iki çay��
�
Çaylarını yudumlarlarken, Sarper yolda Suat�ın yarıda kestiği konuya devam etti.
�-O şiirler, yaptığın enfes neo-klasik besteler, suluboya çalışmaların� ve şu anki yalnızlığın� Bunu ben bile hazmedemiyorum; sense körkütük bir melankoli ile yalnızlığını ve bu vazgeçmişliğini perçinliyorsun; bu doğru mu?�
�-Ama��
�-Aması falan yok�� dedi Sarper ve samimiyetle devam etti:
�-Bana yine yanlış tercihlerden, doğru yönlendirilmeyişinden, ailevi problemlerden söz etme; artık dinlemem� Ben ömrümce dinledim onları; yeter! Geleceğe bakmak lazım amca, olan olmuş. Bundan sonrası önemli� Hem o son yazdığın şiir��
�-Hangi şiir?� diye sordu Suat merakla�
Sarper, �hani şu üç yıl önce yazdığın�� diyerek gömleğinin cebinden dörde katlanmış bir kâğıdı çıkartıp amcasına uzattı. Suat, usulca kâğıdı alıp açtı ve üzerinde yazılı şiiri sessizce okudu:
« Canımsın; kalbime hayat veren can suyumsun. Aklıma hiç gelmeyen, unuttuğum duygumsun. Ne çare, kaybolan baharlarda unuttuğumsun. Söylenmemiş sevgilere esir olmuşken ruhum, Uzun yıllar arkamda ve ben yine seviyorum. »
Derin bir sessizlik oldu. Sakin ve şefkat dolu bir ses tonuyla Sarper konuştu:
�-Hep `acaba olur mu, neden olmasın` derdim� Ama bu şiiri okuyup baş harflerine bakınca��
Durdu, amcasının yüzüne tebessümle bakıp masanın üzerinde duran elini sıkıca tuttu ve devam etti:
�-Neden olmasın ha amca, neden olmasın? Seviyorsun, kendine bile itiraf etmekte zorlansan da seviyorsun, biliyorum. Onun da seni sevdiğinden hiç şüphem yok� Sana nasıl baktığını görmedim mi sanıyorsun? Öyle ya da böyle, siz birbirinizi seviyorsunuz.�
Suat şaşkındı. Yeğenin de dediği gibi, kendisine bile itirafta zorlandığı, gelgitlerle dolu duygu dünyasını bir şiiri ele vermişti. Duygulandı. Başını kâğıttan hafifçe kaldırıp sordu:
�-Olur mu dersin?�
�-Neden olmasın?�
Dalıp gitti Suat� Her zamanki melankolik tavrıyla bin bir olumsuzluk geçti içinden... Sonbahara yüz tutmuş ömrünü tekrar bahara çevirebilir miydi? Bunu da düşünmeden edemiyordu. Kaybettiklerine ve elinden kaçırdığı fırsatlara dövünüp bunalıma girmek mi, yoksa hayatı ileriye doğru yaşayıp elinden geleni yapıp ta sonucu beklemek mi? Birincisi, ömrünce hep yaptığı, ikincisi ise hiç denemediği idi.
Sarper, amcasının neler düşündüğünü hissetti. Çay bahçesinden çıkıp yola koyulurlarken; �bu sefer deneyeceksin, değil mi Suat amca?� diye sordu.
Suat, ona tebessüm edip �iyi akşamlar� diyerek eczaneye doğru yürüdü. Onu orada Cansu, yepyeni fotoğraflar çektirmek için bekliyordu. Alper Şirvan 16 Haziran 2006 , Cuma
|